“Bir avuç toprağı yoğurmayı bile bilmeyenler. Duygusuz yavan insanlar.        Bu benim ruhum en kutsal varlığım… Bunlar çalışma saatleri. Ruhumun   yandığı saatler.
Siz yiyip içerken, dalga geçerken, oburca tıkınırken, ben heykelimle  yalnızdım..
Ve yavaş yavaş akan benim hayatımdı.. Bu toprağın derinliklerine kanımı akıtıyordum…

-Camillie Claudel

Fransız heykeltıraş Camille Claudel kil ile modelleme dürtüsünü çok erken yaşlarda keşfetti. Onun bu yeteneğini keşfetmesi kadınların sanat yapması taraftarı olmayan bir dönemde yaşamasına rağmen babası Louis Prosper tarafından her zaman desteklendi. Ancak Claudel’in bu sanatsal sürecine başından beri karşı çıkan annesiyle ilişkileri onu sonu akıl hastanesine uzanan yıllarca sürtüşmeyle geçecek bir yola götürecekti.

Camille Claudel  (8 Aralık 1864 – 19 Ekim 1943), Fransız heykeltıraş.
Camille Claudel (8 Aralık 1864 – 19 Ekim 1943), Fransız heykeltıraş.

Genç Claudel, yeteneğini daha ileriye taşımak için eğitim almak istese de yaşadığı dönemin Fransa’sında bu mümkün değildi. Kadınların büyük sanat fakültelerinde ders almaları hatta neredeyse sanat yapmaları bile yasaktı. Bu yüzden 1881 yılında Académie Colarossi’de heykeltıraş Alfred Boucher ile çalışmaya başladı. Burada kendini her gün daha da geliştiren Claudel 1882 yılında kendi gibi genç olan bayan sanatçı arkadaşlarıyla küçük bir atölye kiraladı. Bu atölye onu dönüm noktasına sokacak olan ünlü heykeltıraş Auguste Rodin’i ayağına getirecekti. 1883 yılında atölyede bayanlara ders vermeye başlayan Rodin, ileride  “ona altını nerede bulacağını söyledim. Ama bulduğu altın kendi içindeydi.” diyeceği kadınla tanıştı. Camille Claudel’in sanatsal yeteneğinin ve kişiliğinin Rodin’i etkilemesi çok uzun sürmedi. Aralarındaki yaş farkına ve Rodin’in evli olmasına rağmen 1898 yılına kadar uzanacak sevgiyi ve rekabeti içinde barındıran ilişkilerine başladılar. Tutkulu aşkları ikisinin eserlerine de yansıyordu. Claudel Rodin’in esin kaynağı Rodin de Claudel’in akıl hocası olmuştu. Birlikte bir çok işe imza atsalar da Claudel’in varlığı hep gölgede kaldı. Oysa Rodin’in bir çok baş yapıtında Claudel’in imzası olduğu açıkça görülür.

Claudel’in yaşadığı hayatı annesi 19. yüzyıla göre uygun bulmuyordu. Bu yüzden aralarında süren fikir ayrılıkları  Claudel’in evli bir adamla birlikte olup hamile kalmasından sonra iyice arttı. Claudel, karısından asla ayrılmayacak olan Rodin’in bebeğini doğuramadan kaybetti. Bu kayıp, kadın olduğu için sevgilisinin gölgesinde kalması, destekçisi olan kardeşi Fransız şair Paul Claudel’in Çin’e yerleşmesi ve Rodin ile yaşadığı ayrılık onu olgunluk çağı eserlerini verdiği paranoyalarla dolu yeni bir hayata hazırlayacaktı.

(Auguste Rodin- Camille Claudel)

1906 yılına geldiğimizde eserlerinin çoğunu Rodin’in çalacağından korkarak parçalayan Claudel ailesi tarafından akıl hastanesine yatırıldı. Eserlerinin çoğunun Rodin’in kendine mal ettiğini söyleyen Claudel, Rodin’in kendisini tehdit ettiğini iddia ediyordu. Doktorunun akıl sağlığının yerinde olmasını ve hastaneden çıkması gerektiğini söylemesine rağmen annesi buna müsaade etmedi. Bir annenin nasıl böyle bir karar aldığı ya da Rodin’in eserlerini gerçekten çalıp çalmadığını tam olarak bilemesek de Camillie Claudel’in zamanının ötesinde dehasıyla duygularını yoğuran bir kadın olduğunu kimse inkar edemez.

Camille Claudel 1943’te yalnız ve unutulmuş şekilde bir akıl hastanesinde öldüğünde sanat tarihinde bir köşeye itilip heykeltıraş Auguste Rodin’in ilham veren metresi ve şair Paul Claudel’in kız kardeşi olarak hatırlandı. Yaşadığı dönemde anlaşılamayan ancak öldükten yüzyıllar sonra değer gören birçok sanatçının talihsizliğinden o da nasibini almıştı. Öldükten sonra kardeşi Paul tarafından eseleri sergilenmese ve hayatı bol ödüllü bir sinema filmine aktarılmasaydı belki de bu yaratıcı kadının sanatı günümüzde de su yüzüne çıkmayacaktı.

”Akıl hastanesi! Evim diyebileceğim bir yere sahip olma hakkım bile yok! Onların keyfine kalmış işim! Bu, kadının sömürülmesi, sanatçının ölesiye ezilmesi… Mahsus kaçırdılar beni, onlara tıkıldığım yerde fikir vereyim diye; yaratıcılıklarının ne kadar sınırlı olduğunu biliyorlar çünkü. Kurtların kemirdiği bir lahana gibiyim şimdi, yeni filizlenen her yaprağımı büyük bir oburlukla mideye indiriyorlar.Bilmiyorum, kaç yıl oldu buraya kapatılalı, ama tüm hayatım boyunca ürettiğim eserlere sahip çıktıktan sonra şimdi de kendilerinin hak ettikleri hapishane hayatını bana yaşatıyorlar. Bütün bunlar Rodin şeytanının başının altından çıkıyor. Kafasında bir tek düşünce vardı zaten; kendisi öldükten sonra benim sanatçı olarak atılım yapıp onu aşmam… Bunu engellemek için de yaşarken olduğu gibi ölümünden sonra da ben hep mutsuz kalmalıydım. Her bakımdan başarıya ulaştı işte! Bu esaretten çok sıkılıyorum… Eve hiç dönemeyecek miyim, Paul?”